Hamd,
yalnızca Allah'adır.
Tanım:
Kadıyanilik,
miladi 1900’lü yıllarda İngiliz sömürgecilerinin; Hindistan yarımadasında, müslümanları;
özelde cihad farizasından, genel olarak ise, dînlerinden uzaklaştırmak gâyesiyle
ve sömürgeciliğe karşı İslâm adına mücâdele etmemeleri için kurulmuş bir
harekettir. Ancak bu hareketin sözcülüğünü, İngilizce yayınlanan “Dinler Mecmuası” yapmaktadır.
Kuruluş ve
Önemli Şahsiyetler:
- Kâdıyânîliğin kuruluşunda esas rolü, Mirza
Ğulam Ahmed el-Kâdıyânî (1839-1908 m) oynamıştır. Miladi 1839 ylında
Hindistan’da, Pencab eyâletinin Kâdıyân köyünde doğmuştur. Âilesi, dîne ve
vatana hıyânetle ün salmış bir şöhrete sahiptir. Böylece Ğulam Ahmed, her hal
ve şartta işgale ve işgalcilere bağlı ve sadık olarak yetişmiştir.Müslümanların
etrafında toplanıp, onunla meşgul olmaları ve İngiliz sömürgesine karşı cihaddan
uzaklaşmalarını sağlaması için seçilmiştir.Bu nedenle kendisine İngiliz
hükümetinin büyük yardımları oluyordu. Onlarda (işgalci İngilizlere olan) sevgilerini
açığa vuruyorlardı.Ğulam Ahmed, kendi taraftarlarınca dengesizliği,
hastalığının çokluğu ve alkol bağımlılığı ile bilinmekteydi.
—
Ğulam Ahmed ve sapık fikirlerine karşı çıkanlardan biri: Hind geneli Ehl-i
Hadis cemiyeti başkanı, Şeyh Ebu’l-Vefa Sena el-Emretesri’dir.Ğulam
Ahmed ile yaptığı tartışmalarda onun delillerini çürütmüş, pis emellerini,
küfrünü ve inançlarındaki sapıklıkları açığa çıkarmıştır. Ğulam Ahmed, hak yola
dönmemekte ısrar edince de Şeyh Ebu’l Vefa kendisiyle; “doğru söyleyenin
hayatta kalması, yalan söyleyenin de ölmesi adına mübahele* yapmıştır. Birkaç
gün geçmeden Mirza Ğulam Kâdıânî miladi 1908 yılında arkasında elliden fazla
kitap ve yayınlanmış birçok makale bırakarak geberip gitmiştir. Kitaplarından
bazıları: “İzâletü’l-Evhâm”, “İ’cazu Ahmedi”, “Berâhînu Ahmediyye”, “Envâr’ul-İslâm”,
“İ’caz’ul-Mesih”, “et-Tebliğ”, “Tecelliyâtu İlâhiye”.
—
Nureddin: Kâdıyânîliğin ilk halifesidir.Halifelik tacını başına
İngilizler giydirmiş ve müridler de ona tâbi olmuşlardır. Eserlerinden bir tanesi:
“Fasl’ul-Hitab” dır.
—
Muhammed Ali ve Hoca Kemaleddin: Bu ikisi, Kâdıyânîlğin
Lahor emiridirler. Bunların ikisi, Kâdıyânîliğin ideologlarındandırlar.Muhammed
Ali, Kur’anın İngilizceye muharref bir tercümesini neşretmiştir. Eserlerinden
bazıları: “Hakikat’ul-İhtilaf”, “en-Nübüvvetü Fi’l-İslâm” ve “ed-Din’ül-İslâmî”.
—
Hoca Kemaleddin’e gelince onunda bir kitabı vardır. “el-Mesel’ül-A’la
Fi’l-Enbiyâ”. Bu Lahor cemaati, Ğulam Ahmed Mirza’ya, yalnızca müceddid gözüyle
bakmaktadırlar. Ancak, (müceddidlik ve nebilik arasında) birincisinin
ikincisini de kapsayan ve destekleyen tek bir hareket olduğunu kabul ederler.
—
Muhammed Ali: Kâdıyânîliğin Lahor Emiri. O da Kâdıyânîliğin ideologlarından,
İngiliz işgalcilerinin ajanlarındandır.Kâdıyânîliğin “el-Mecellet’ün-Nâtıka”
dergisindeki temsilciliğini üstlenmiştir. Kur’an-ı Kerim’in İngilizceye
muharref bir tercümesini yapmıştır. Eserleri: “Hakikatü’l-İhtilaf”, ve “en-Nübüvvetü Fi’l-İslâm” dır.
Bunlardan
başka;
—
Muhammed Sadık: Kâdıyânîliğin müftüsüdür. “Hatemü’n-Nebiyyin” adlı bir
eseri vardır.
—
Beşir Ahmed b. Al-Ğulam: “Siyretü’l-Mehdi” ve
“Kelimetü’l-Fasl” adında iki kitabı vardır.
—
Mahmud Ahmed b. Al-Ğulam ve İkinci Halifesi: Eserleri “Envârü’l-Hilâfe”,
“Tühfetü’l-Mülûk” ve “Hakikatü’n-Nübüvve”.
Kadıyani
Zaferullah Han’ın, Pakistan’ın ilk Dışişleri bakanı olarak atanmasında, bu
sapık fırkanın desteğinin büyük tesiri olmuştur. Nitekim Pencap eyâletinde,
tarikata ve önde gelenlerine merkez olmak üzere büyük bir arazi tahsis
edilmiştir. Mü’minûn Suresi 50. âyetinin metninde geçen “rabvatün” kelimesinden
esinlenerek, buraya (akarsuyu olan, oturmaya elverişli” anlamına gelen) “Rabva”
ismini koymuşlardır.
"Her ikisini -İsa ve Meryem- de oturmaya elverişli,
akarsulu bir yere yerleştirdik." (Mü’minûn Sûresi: 50).
Fikirleri ve İnançları:
Ğulam Ahmed, etrafına taraftar toplayıncaya kadar
çalışmalarını, kendisini bir İslâm âvetçisi gibi tanıtarak yürüttü. Sonraları
ise, kendisine Allah’tan ilham geldiğini ve bir müceddid (dini yenileyici)
olduğunu iddiâ etmeye başladı.Bir sonraki aşamada, beklenen Mehdi ve sözü
edilen Mesih, son aşamada ise, Peygamber olduğunu iddiâ etti.Bununla da
yetinmeyip, peygamberliğinin, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’den daha
üstün ve daha ileri derecede olduğunu ileri sürmeye başladı.
- Kâdıyânîlerin inancına göre; (haşa) Allah oruç
tutmakta, namaz kılmakta, uyuyup- uyanmakta, yazmakta, hata yapmakta ve (sümme
haşa) cinsel ilişkide bulunmaktadır!!! —Allah bu söylediklerinden beridir-.
- Bir Kâdıyânî, tanrısının İngiliz olduğuna inanır. Çünkü
ona İngilizce hitap etmektedir.
- Kâdıyânîler, peygamberliğin Muhammed -sallallahu aleyhi
ve sellem- ile son bulmadığına, peygamberlik geleneğinin devam etmekte
olduğuna, Allah’ın ihtiyaca göre Rasuller gönderdiğine ve Ğulam Ahmed’in bütün peygamberlerin
en faziletlisi olduğuna inanırlar.
- Cebrail -aleyhisselâm-’ın, Ğulam Ahmed’e gelerek ona
vahiy getirdiğine ve getirdiği ilhamların Kur’an’ın aynısı olduğuna inanırlar.
- Şöyle derler: "Sözü geçen Mesih (Ğulam)’ın
getirdiği Kur’an’dan başka Kur’an yoktur. Onun öğretilerinden başka da hadis
yoktur.Ğulam Ahmed başkanlığı altındaki peygamberlikten başka da peygamberlik
yoktur."
- Kitaplarının vahyedildiğine inanırlar ve kitaplarının
adı da; “el-Kitabu’l-Mübin”dir. Kur’an’dan başkadır.
- Kendilerinin yeni -müstakil bir dine ve müstakil bir şeriata
sahip olduklarına, Ğulam’ın arkadaşlarının da sahâbe hükmünde olduklarına
inanmaktadırlar.
- Kâdıyân şehrinin, Medine-i Münevvere ve Mekke-i
Mükerreme kadar, hatta onlardan bile üstün, sınırlarının “Harem” hükmünde,
kıbleleri orası ve haccın da orada yapılması gerektiğine inanırlar.
- Cihad akidesinin ortadan kaldırılması ve körükörüne
İngiliz hükümetine itaat etmeye çağırmışlardır. Çünkü iddiâlarına göre, Kur’an’ın
metinlerince, işgalci İngiliz idâresi, “Veliyy’ül-Emr”dir. (Ona itaat edilmesi
farzdır).
- Onlara göre, her müslüman, Kâdıyânîliğe girmediği
sürece kâfirdir. Yine, Kâdıyânîlerle evlenmeyen veya kızını/oğlunu kâdıyânîlerden
evlendirmeyen de kâfirdir.
- İçkiyi, afyonu, her türlü uyuşturucu ve sarhoş edici
şeyleri mübah sayarlar.
Fikri ve Akaidi Dayanakları:
- Kâdıyânîliğin çıkışına; Sir Seyyid Ahmed Han’ın
batılılaştırma hareketinin yaymış olduğu sapık fikirleri zemin hazırlamıştır.
- İngilizler bu durumu fırsat bilip, Kâdıyânîliği oluşturmuşlar,
başına da uşaklıkta köklü (geçmişe sahip) bir âileden olan bir adamı
seçmişlerdir.
- Miladi 1953 yılında, Pakistan Dışişleri Bakanı
Zaferullah Han’ın görevinden istifa etmesi talebiyle başlayan halk ayaklanması patlak
verdi.O andan itibaren Kâdıyânî taifesi,müslüman olmayan, azınlık konumuna
düştüler. Zira, bu ayaklanma sırasında (çıkan olaylarda) on bin civarında müslüman
şehid oldu. Sonunda Kâdıyânî (dışişleri) bakanının düşürülmesini başardılar.
Hicri 1394 Rebiul evvel ayında (miladi Haziran 1974) Mekke-i Mükerreme de, İslâm
Dünyası Birliği (Râbıta) genel merkezinde, dünyanın her yerinden, müslüman sivil
toplum kuruluşlarının katılımıyla büyük bir kongre düzenlendi. Bu kongrede Kâdıyânîliğin
kâfirliği ve din dışı bir örgüt olduğu ilân edildi. Ayrıca, müslümanların, kâdıyânîlik
tehlikesine karşı direnmeleri, onlarla ilişki kurmamaları ve ölülerinin müslüman
mezarlıklarına defnedilmemesi talep edildi.
- Pakistan Halk Meclisi (merkez parlamentosu), Şeyh Müfti
Mahmud -Allah ona rahmet etsin- vasıtasıyla, Kâdıyânî lideri Mirza Nasır Ahmed
ile münazarasını ve (fikirlerindeki sapıklıkların) reddedilmesini sağladı.
Nitekim, bu münazaralar, yaklaşık 30 saat kadar devam etmiş, sonunda Nasır
Ahmed pes etmek zorunda kalmıştır.Böylelikle, bu taifenin kâfirliği ortaya
çıkmıştır. Bunun üzerine Pakistan parlamentosu, Kâdıyânîliğin, müslüman olmayan
ve azınlık bir fırka olduğuna dâir karar almıştır.
- Mirza Ğulam Ahmed’in kâfir olduğuna delil teşkil eden
hususlar şunlardır:
-
Peygamberlik iddiası,
-
İşgalcilerin işini kolaylaştırmak
gayesiyle cihad farizasını iptal etmeye kalkışması,
-
Haccın Mekke’den iptal edilip, Kâdıyân’a
dönüştürülmesi,
-
Allah’ı, (hâşâ) beşere benzetmesi,
-
Tenasüh (Ruhun vücut değiştirmesi) ve
Hulul (diğerinin yerine geçmesi) akidesine inanması,
-
Allah’a oğul nispet etmesi ve
kendisinin de Allah’ın oğlu olduğunu iddiâ etmesi,
-
Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-
ile peygamberliğin son bulduğunu inkâr etmesi ve her önüne gelen için peygamberlik
kapısı açması.
-
Kâdıyânîlerin İsrail ile köklü ilişkileri
vardır.Nitekim İsrail, kendilerine okullar ve merkezler açmış ve fikirlerini
yaymaları için, dergiler ve kitaplar basarak bunları dünyanın her tarafında
dağıtmalarını sağlamıştır.
-
Zahiren müslümanlık iddiâlarına
rağmen; inançlarında ve eylemlerinde hıristiyanlık, yahudilik ve batıni
hareketler çok açıktır.
Yaygınlık ve Etki Durumu:
-
Şu anda, Kâdıyânîlerin çoğunluğu
Hindistan ve Pakistan'da yaşamaktadırlar.Az bir kısmı da İsrail ve Arab dünyasındadır.
Yaşadıkları ülkelerde, hassas noktalara ulaşma konusunda emperyalistlere
yardımcı olmaya çalışırlar.
-
Kâdıyânîlerin Afrika’da ve bazı batı
devletlerinde de büyük etkinlikleri bulunmaktadır. Sadece Afrika’da, insanları
Kâdıyânîliğe çekmek için beş binden fazla misyoner dâvetçileri vardır. Faaliyet
alanlarının bu kadar geniş olması, işgalcilerin kendilerine verdiği desteğin
açık bir göstergesidir.
-
Bundan başka, İngiliz hükümeti, Bu
mezhebi kollamakta ve taraftarlarının uluslararası şirketlerde ve resmi dâirelerde
görev almaları için her türlü kolaylığı sağlamaktadır. Bunların yüksek rütbeli
olanlarını, gizli (İngiliz) istihbaratı için ajan olarak kullanmaktadır.
-
Kâdıyânîler, Mezheplerine dâvet
konusunda her yolu -başta kültür olmak üzere- kullanmaktadırlar.Kendileri de
kültürlüdürler ve birçok âlimleri, mühendisleri ve doktorları vardır.
İngiltere'de yönetimini kâdıyânîlerin yaptığı “İslâm tv” adında bir de
televizyon bulunmaktadır.
Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki:
Kâdıyânîlik, bâtıl bir davadır, İslâm'da yeri yoktur ve akidesi
her hususta İslâm’a terstir. İslâm âlimleri; kâfir oldukları yönünde fetva
verdikten sonra,müslümanların, bunların faaliyetleri konusunda uyarılması
gerekir.
Daha geniş bilgi için, İhsan İlâhi Zahir’in “el-Kâdiyâniyye-
Kâdıyânîlik” adlı eserine bakılabilir.
Kaynak: “el-Mevsuatu’l-Müyessere, Fi’l-Edyâni ve’l-Mezâhibi
ve’l-Ahzabi’l-Muâsıra” Dinler, Mezhepler
ve Çağdaş Fırkalar Ansiklopedisi. Dr. Mâni’ b. Hammad el-Cühenî; c: 1, s: 419-423).
İslâm Fıkıh Akademisi’nin kararlarında aşağıdaki fetvâya
yer verilmektedir:
İslâm Fıkıh Meclisinin, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin
Kiptavn şehrinde yaptığı toplantıda, Kadıyanilik ve onun yan kolu olan ve
Lahuriye adıyla bilinen fırkalar konusundaki hükmün ne olduğu, müslümanlardan
mı yoksa gayr-i müslimlerden mi sayıldıkları, bu konuda olduğu gibi, (İslam
dünyasında yaşayan) gayr-ı müslimlerin konumlarının ne olduğu ve komisyon
üyelerine konuyla ilgili takdim edilen bilgi ve belgelerin ışığında geçtiğimiz
asırda Hindistan’da ortaya çıkmış Mirza Ğulam Ahmed el-Kâdıyânî ile ilgili talep
edilen fetvâ isteğine binaen;
- Kâdıyânîlik ve Lahurilik inancı ve bu inançlar ile
ilgili zikredilen bilgiler çerçevesinde yapılan derin araştırmalardan, Mirza
Ğulam Ahmed’in peygamberlik iddiasından, kendisinin de peygamber olduğunu ve
kendisine vahiy geldiği iddiasının kesinlik kazanmasından, bu iddiasının yazmış
olduğu eserlerinden de anlaşılmasından -ki, bunların bir kısmının, kendisine
indirilen vahiyler olduğunu iddia etmektedir-, bütün hayatı boyunca bu davasını
yayması ve yazdığı kitaplarında ve konuşmalarında insanları Rasul ve Nebi
olduğu inancına davet etmesinden, Zarurat-ı Diniyyeden sayılan (cihad gibi)
birçok (farzı) inkâr ettiğinin anlaşılmasından sonra; aşağıdaki karara
varılmıştır:
1.
Mirza Ğulam Ahmed’in, peygamberlik, risalet
ve kendisine vahiy indiği hakkındaki iddialarının açık bir inkâr olduğu, dinin
zaruri olarak bilinmesi gerekli kesin delilerinden sayılan, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte
peygamberliğin son bulduğu, artık ondan sonra herhangi bir kimseye vahiy
inmeyeceği gerçeği karşısında Mirza Ğulam Ahmed’in ve onun gibi düşünenlerin
davalarının kendilerini mürtedliğe, İslâm’dan çıkmaya götürdüğü, Lahuriliğin de
Mirza Ğulam’ı, Peygamber Efendimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in
gölgesi olarak görmelerine rağmen- Kâdıyânîlik ile aynı (riddet) hükmüne tâbi
oldukları,
2.
İslâm mahkemesi dışında bir mahkeme veya müslüman
kadıdan başka bir yargıç (herhangi bir kimse hakkında) “müslümandır” veya
“mürteddir” şeklinde hüküm veremez. Özellikle de, komisyonları ve âlimleri
kanalıyla, İslâm ümmetinin üzerinde ittifak etmiş olduğu hususlara muhalefetleri
konusunda...
“Müslümanlık” veya “mürtedlik” için, İslâm'ın içinde veya
riddetle ondan çıkmış olmanın tam anlamıyla gerçekleştiğinin hükmünü, İslâm'ın
veya küfrün hakikatini bütünüyle idrak etmiş, kitab, sünnet ve icma’ ile sâbit
hükümleri hakkıyla bilen, müslüman bir âlimden başkası veremez. Bunun dışındaki
mahkemelerin verdiği hükümler bâtıldır.
Yine de en iyisini Allah Teâlâ bilir..
(İslam Fıkıh Akademisi, s.13)
*Mübâhele: Çözümsüzlüğe saplanmış tartışmalı bir mevzuda, hangi
taraf yalancı ise, Allah’ın ona lânet etmesini bütün kalbiyle istemek. Hükmü şu
âyette geçmektedir:
“Artık sana bu ilim geldikten sonra,
kim seninle İsa hakkında tartışmaya girerse de ki: haydi gelin, oğullarımızı ve
oğullarınız, Hanımlarımızı ve hanımlarınız ve bizzat kendimizi ve kendinizi
çağırıp, sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da bu konuda kim yalancı ise
Allah’ın lanetinin onların üzerine inmesini dileyelim.”
(Âl-i İmran
Sûresi: 61)
Bu âyet şu
olay üzerine nazil olmuştur:
Hicretin 9.
senesinde (631) 70 kişilik Necranlı Hıristiyan grup gelip, Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem- ile, İsa -aleyhisselâm-
hakkında kimin haklı olduğu hususunda bir münâkaşaya tutuşmuşlardı. Tezlerini
ispatlamak için alabildiğine şiddetli bir inat sergiliyorlardı. Onların işi,hakikati
ortaya çıkarmaktan ziyâde, ‘çok bağıran haklıdır’ kıvamına çekmeleri üzerine canı
sıkılan Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-, onlara mübâdele teklifinde
bulunur. Yani, karşılıklı lânetleşme. Beklemedikleri bu teklifle afallayan
ekibin başkanı, düşünmek için mühlet ister. Bir süre sonra bunu kendileri için
tehlikeli bulup, kabul etmediklerini bildirmek üzere . Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem-’in yanına geldiklerinde bakarlar ki Rasulullah -sallallahu
aleyhi ve sellem- Hüseyin’i kucağına almış, Hasan’ın elinden tutmuş, Fatıma ile
Ali’yi arkasına almış “Ben duâ edince sizde ‘âmin’ deyin” diyor. Bunun
üzerine heyet başkanı mübâheleyi kabul etmeyip, cizye vererek İslâm
hâkimiyeti altında yaşamayı benimsediklerini bildirdi. Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem- de onlara, emniyetlerini teminat altına alan bir amanname
yazdı.
Muhammed b. Salih el-Muneccid