Hamd,
yalnızca Allah'adır.
Kardeşinizin
durumu Allah Teâlâ'ya kalmıştır. O dilerse ona azap eder, dilerse onu bağışlar.
Onun hakkında kesin bir şey söylememiz mümkün değildir. Fakat sadece kabir azabı
hakkında konuşabiliriz.
Kabir azabı
sürekli midir? Yoksa belirli bir süre sonra biter mi? Meselesine gelince, İmam
İbn-i Kayyim -Allah ona rahmet etsin- bu meselede şöyle demiştir:
"Kabir azabı
iki türlüdür:
Birincisi:
Bazı hadislerde, İsrâfil -aleyhisselâm-'ın birinci ile ikinci sûra üfleyişi
arasındaki süre içerisinde kabir azabı gören kimselerden azabın hafifletileceği
haber verilmiştir. Bunun dışında kabir azabı süreklidir.
Nitekim azap
görenler kabirlerinden kalktıkları zaman şöyle diyeceklerdir:
(
قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا هَذَا مَا وَعَدَ
الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ) [ سورة يس الآية: ٥٢ ]
"(Yeniden
dirilişi inkâr edenler pişmanlık içerisinde) bize yazıklar olsun! Bizi
kabirlerimizden kim kaldırdı (çıkardı)? derler. (Onlara cevap olarak şöyle
denilecektir:) Bu, Rahmân'ın vadettiği ve doğru sözlü peygamberlerin haber
verdikleri şeydir (ba's/yeniden diriliştir)
Yâsin Sûresi: 52[1]
Kabir
azabının sürekli olduğuna Allah Teâlâ'nın şu sözü delâlet etmektedir:
(النَّارُ
يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا غُدُوّاً وَعَشِيّاً وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ أَدْخِلُوا
آلَ فِرْعَوْنَ أَشَدَّ الْعَذَابِ) [ سورة غافر الآية :46 ]
“Onlar
(Firavun âilesi, kabirlerinde azap olunurlar ve hesap gününe kadar) sabah- akşam
ateşe sunulurlar: Kıyâmetin kopacağı gün de (yaptıkları kötü amellerine karşılık
olarak) Firavun âilesini en şiddetli azaba sokun!"
Ğâfir (Mü'min) Sûresi:46
Yine, kabir
azabının sürekli olduğuna Semura b. Cundeb'un -Allah ondan râzı olsun- rivâyet
ettiği ve Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in rüyâsında gördüklerini
haber verdiği şu hadis delâlet etmektedir.
Bu hadiste
Semure b. Cündeb şöyle anlatır:
((كَانَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم
إِذَا صَلَّى صَلاَةً أَقْبَلَ عَلَيْنَا بِوَجْهِهِ فَقَالَ: مَنْ رَأَى مِنْكُمُ
اللَّيْلَةَ رُؤْيَا؟ قَالَ: فَإِنْ رَأَى أَحَدٌ قَصَّهَا، فَيَقُولُ: مَا شَاءَ
اللَّهُ! فَسَأَلَنَا يَوْمًا فَقَالَ: هَلْ رَأَى أَحَدٌ مِنْكُمْ رُؤْيَا؟
قُلْنَا: لاَ. قَالَ: لَكِنِّي رَأَيْتُ اللَّيْلَةَ رَجُلَيْنِ أَتَيَانِي،
فَأَخَذَا بِيَدِي فَأَخْرَجَانِي إِلَى الْأَرْضِ الْمُقَدَّسَةِ، فَإِذَا رَجُلٌ
جَالِسٌ، وَرَجُلٌ قَائِمٌ بِيَدِهِ كَلُّوبٌ مِنْ حَدِيدٍ، إِنَّهُ يُدْخِلُ
ذَلِكَ الْكَلُّوبَ فِي شِدْقِهِ حَتَّى يَبْلُغَ قَفَاهُ، ثُمَّ يَفْعَلُ
بِشِدْقِهِ الْآخَرِ مِثْلَ ذَلِكَ وَيَلْتَئِمُ شِدْقُهُ هَذَا فَيَعُودُ
فَيَصْنَعُ مِثْلَهُ، قُلْتُ: مَا هَذَا؟ قَالاَ: اِنْطَلِقْ، فَانْطَلَقْنَا
حَتَّى أَتَيْنَا عَلَى رَجُلٍ مُضْطَجِعٍ عَلَى قَفَاهُ، وَرَجُلٌ قَائِمٌ عَلَى
رَأْسِهِ بِفِهْرٍ أَوْ صَخْرَةٍ فَيَشْدَخُ بِهِ رَأْسَهُ، فَإِذَا ضَرَبَهُ
تَدَهْدَهَ الْحَجَرُ، فَانْطَلَقَ إِلَيْهِ لِيَأْخُذَهُ فَلاَ يَرْجِعُ إِلَى
هَذَا حَتَّى يَلْتَئِمَ رَأْسُهُ، وَعَادَ رَأْسُهُ كَمَا هُوَ، فَعَادَ إِلَيْهِ
فَضَرَبَهُ، قُلْتُ: مَنْ هَذَا؟ قَالاَ: اِنْطَلِقْ، فَانْطَلَقْنَا إِلَى ثَقْبٍ
مِثْلِ التَّنُّورِ أَعْلاَهُ ضَيِّقٌ وَأَسْفَلُهُ وَاسِعٌ، يَتَوَقَّدُ تَحْتَهُ
نَارًا، فَإِذَا اقْتَرَبَ ارْتَفَعُوا حَتَّى كَادَ أَنْ يَخْرُجُوا، فَإِذَا
خَمَدَتْ رَجَعُوا فِيهَا، وَفِيهَا رِجَالٌ وَنِسَاءٌ عُرَاةٌ، فَقُلْتُ: مَنْ
هَذَا؟ قَالاَ: اِنْطَلِقْ، فَانْطَلَقْنَا حَتَّى أَتَيْنَا عَلَى نَهَرٍ مِنْ
دَمٍ، فِيهِ رَجُلٌ قَائِمٌ عَلَى وَسَطِ النَّهَرِ وَعَلَى شَطِّ النَّهَرِ رَجُلٌ
بَيْنَ يَدَيْهِ حِجَارَةٌ فَأَقْبَلَ الرَّجُلُ الَّذِي فِي النَّهَرِ، فَإِذَا
أَرَادَ أَنْ يَخْرُجَ رَمَى الرَّجُلُ بِحَجَرٍ فِي فِيهِ فَرَدَّهُ حَيْثُ كَانَ،
فَجَعَلَ كُلَّمَا جَاءَ لِيَخْرُجَ رَمَى فِي فِيهِ بِحَجَرٍ فَيَرْجِعُ كَمَا
كَانَ، فَقُلْتُ: مَا هَذَا؟ قَالاَ: اِنْطَلِقْ، فَانْطَلَقْنَا حَتَّى
انْتَهَيْنَا إِلَى رَوْضَةٍ خَضْرَاءَ، فِيهَا شَجَرَةٌ عَظِيمَةٌ، وَفِي
أَصْلِهَا شَيْخٌ وَصِبْيَانٌ، وَإِذَا رَجُلٌ قَرِيبٌ مِنْ الشَّجَرَةِ بَيْنَ
يَدَيْهِ نَارٌ يُوقِدُهَا فَصَعِدَا بِي فِي الشَّجَرَةِ، وَأَدْخَلاَنِي دَارًا
لَمْ أَرَ قَطُّ أَحْسَنَ مِنْهَا، فِيهَا رِجَالٌ شُيُوخٌ وَشَبَابٌ وَنِسَاءٌ
وَصِبْيَانٌ، ثُمَّ أَخْرَجَانِي مِنْهَا فَصَعِدَا بِي الشَّجَرَةَ فَأَدْخَلاَنِي
دَارًا هِيَ أَحْسَنُ وَأَفْضَلُ، فِيهَا شُيُوخٌ وَشَبَابٌ، قُلْتُ:
طَوَّفْتُمَانِي اللَّيْلَةَ فَأَخْبِرَانِي عَمَّا رَأَيْتُ؟ قَالاَ: نَعَمْ،
أَمَّا الَّذِي رَأَيْتَهُ يُشَقُّ شِدْقُهُ فَكَذَّابٌ، يُحَدِّثُ بِالْكَذْبَةِ
فَتُحْمَلُ عَنْهُ حَتَّى تَبْلُغَ الْآفَاقَ، فَيُصْنَعُ بِهِ إِلَى يَوْمِ
الْقِيَامَةِ، وَالَّذِي رَأَيْتَهُ يُشْدَخُ رَأْسُهُ، فَرَجُلٌ عَلَّمَهُ اللَّهُ
الْقُرْآنَ، فَنَامَ عَنْهُ بِاللَّيْلِ وَلَمْ يَعْمَلْ فِيهِ بِالنَّهَارِ،
يُفْعَلُ بِهِ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَالَّذِي رَأَيْتَهُ فِي الثَّقْبِ
فَهُمْ الزُّنَاةُ، وَالَّذِي رَأَيْتَهُ فِي النَّهَرِ آكِلُوا الرِّبَا،
وَالشَّيْخُ فِي أَصْلِ الشَّجَرَةِ إِبْرَاهِيمُ عَلَيْهِ السَّلاَم،
وَالصِّبْيَانُ حَوْلَهُ فَأَوْلاَدُ النَّاسِ، وَالَّذِي يُوقِدُ النَّارَ
مَالِكٌ، خَازِنُ النَّارِ، وَالدَّارُ الْأُولَى الَّتِي دَخَلْتَ، دَارُ عَامَّةِ
الْمُؤْمِنِينَ، وَأَمَّا هَذِهِ الدَّارُ فَدَارُ الشُّهَدَاءِ، وَأَنَا جِبْرِيلُ
وَهَذَا مِيكَائِيلُ فَارْفَعْ رَأْسَكَ، فَرَفَعْتُ رَأْسِي فَإِذَا فَوْقِي
مِثْلُ السَّحَابِ، قَالاَ: ذَاكَ مَنْزِلُكَ، قُلْتُ: دَعَانِي أَدْخُلْ
مَنْزِلِي، قَالاَ: إِنَّهُ بَقِيَ لَكَ عُمُرٌ لَمْ تَسْتَكْمِلْهُ، فَلَوِ
اسْتَكْمَلْتَ أَتَيْتَ مَنْزِلَكَ )) [ رواه البخاري ]
"Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-
sabah namazını kıldırdığı zaman yüzünü
bize döner ve ‘Bu gece sizden kim rüya gördü?’ diye sorardı.Eğer
birisi rüya görmüş ise onu anlatır, o da: ‘Mâşâallah’
derdi.
Yine bir
gün bize: 'Bu gece sizden kim rüya gördü?'
diye sordu.Biz
de:
'Gören
yoktur' dedik. Bunun
üzerine O:
'Ama
ben bu gece bana gelen iki adamı gördüm. Elimden tutup beni Mukaddes Toprağa
çıkardılar. Bir de baktım, orada, oturan bir adamla elinde demir çengel olan
ayakta bir adam var.Bu adam çengeli avurtunun
içinden
ensesine kadar sokuyordu.Sonra da avurtunun diğer kenarına sokup aynısını
yapıyordu, bu arada
diğer
tarafı iyi olunca, o zaman bu tarafa dönüp tekrar aynısını yapıyordu.
Ben: Bu
nedir? dedim.
Yürü!
dediler. Yürüdük, sonunda sırt üstü uzanmış bir adama vardık.Başucunda ise
ayakta elinde bir taş bulunan bir adam vardı, taşla başını eziyordu. Taşı
vurduğunda taş yuvarlanıp gidiyor, o da taşı almak için arkasından gidiyordu,
tekrar geri geldiğinde başı iyi olup eski halini alıyor, adam tekrar gelip
başına vuruyordu.
Ben: Bu
da kimdir? dedim.
Yürü!
dediler. Yürüdük, sonunda tandır gibi bir deliğe vardık, üstü dar, altı geniş
olup altında ateş yanıyordu.Ateş yaklaştırıldığında (alevler yükseldikçe)
içindekiler de yükseliyor, neredeyse dışarı çıkacak oluyorlar, ateş sakinleşince
tekrar içerisine dönüyorlardı. Buranın içerisinde çıplak kadınlar ve erkekler
vardı.
Ben:
Bunlar da kimdir? dedim:
Yürü!
dediler.Yürüdük, sonunda içerisinde ortasında
bir adam bulunan kandan bir nehre vardık.Nehrin
kıyısında önünde birtakım
taşlar
bulunan bir adam vardı.Nehirdeki
adam gelip dışarı çıkmak istediğinde nehrin
kıyısındaki
adam onun ağzına bir taş atarak onu bulunduğu yere gönderiyordu. Adam çıkmak
için geldiğinde her defasında ağzına bir taş atıp yerine döndürüyordu.
Ben: Bu
da nedir? dedim:
Yürü!
dediler.Yürüdük, sonunda içerisinde büyük bir ağacın bulunduğu yemyeşil bir
bahçeye vardık. Ağacın dibinde yaşlı bir adamla birtakım çocuklar vardı. Bir de
baktım ki ağacın yakınında, önünde yakıp tutuşturduğu ateş bulunan bir adam
var.Sonunda beni ağacın içinden yukarı çıkararak bir eve
girdirdiler
ki bu evden daha güzelini asla görmedim.Evin içerisinde yaşlısından gencine
birtakım erkekler, kadınlar ve çocuklar vardı. Sonra beni buradan çıkarıp yine
ağaçtan yukarı kaldırdılar ve bir eve
girdirdiler
ki bu ev daha güzel ve daha değerli idi. Yine buranın da içerisinde yaşlılar ve
gençler vardı.
Ben: Bu
gece beni gezdirip dolaştırdınız, şimdi gördüklerimin ne olduğunu bana haber
verin bakalım,
dedim.
Olur,
dediler.
Avurtu
yarılıp parçalandığını gördüğün adam, yalancıdır. Yalan konuşur, kendisinden her
tarafa yalan taşınırdı.İşte
bu sebeple kıyâmet gününe kadar ona böyle azap edilir. Başının taşla
parçalandığını gördüğün adam, Allah kendisine Kur’an'ı öğrettiği halde,
uykuyu
Kur'an'a tercih eder, gündüz
de Kur’an-ı Kerim'e göre yaşamazdı. İşte bu nedenle ona kıyâmet gününe kadar
böyle azap edilir.Deliğin içinde gördüğün erkekler ve kadınlar, zinâkârlardır.
Nehirde gördüğün adam fâiz yiyenlerdir.Büyük ağacın altında gördüğün yaşlı adam
İbrahim -aleyhisselâm-'dır.Çevresindeki çocuklar insanların çocuklarıdır.Ateşi
yakan ise cehennemin bekçisi Mâlik’tir.İlk girdiğin ev, bütün müslümanların evi,
bu ev ise şehitlerin evidir. Ben Cebrail’im.
Bu da
Mikail’dir.
Başını
yukarı kaldır! dedi. Başımı kaldırdım, bir de baktım ki üstümde bulut gibi bir
şey duruyor. Bana: İşte bu de senin evindir,
dediler.
Ben: Beni
bırakın da evime gireyim, dedim.
Ama senin
henüz tamamlamadığın bir ömrün var,
şayet
tamamlamış
olsaydın,
evine girerdin, dediler."
Buhârî
Abdullah b. Abbas'tan -Allah ondan ve babasından râzı olsun- rivâyet olunan
hadiste, o şöyle demiştir:
((خَرَجَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم مِنْ بَعْضِ حِيطَانِ الْمَدِينَةِ،
فَسَمِعَ صَوْتَ إِنْسَانَيْنِ يُعَذَّبَانِ فِي قُبُورِهِمَا. فَقَالَ:
يُعَذَّبَانِ، وَمَا يُعَذَّبَانِ فِي كَبِيرٍ، وَإِنَّهُ لَكَبِيرٌ: كَانَ
أَحَدُهُمَا لاَ يَسْتَتِرُ مِنْ الْبَوْلِ، وَكَانَ الْآخَرُ يَمْشِي
بِالنَّمِيمَةِ، ثُمَّ دَعَا بِجَرِيدَةٍ فَكَسَرَهَا بِكِسْرَتَيْنِ أَوْ
ثِنْتَيْنِ فَجَعَلَ كِسْرَةً فِي قَبْرِ هَذَا، وَكِسْرَةً فِي قَبْرِ هَذَا،
فَقَالَ: لَعَلَّهُ يُخَفَّفُ عَنْهُمَا مَا لَمْ يَيْبَسَا )) [ رواه البخاري ]
"Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- (bir gün) Medine'de bir hurma
bahçesinden geçerken kabirlerinde azap çekmekte olan iki insanın sesini işitti.
Bunun üzerine şöyle buyurdu: 'Bu ikisi azap çekiyorlar.Çektikleri azap da büyük
bir şey değildir (kolay olan, fakat ondan korunmaları nefislerine zor gelen bir
şey idi.) Oysa o şey, nüyük günah idi.' Sonra şöyle buyurdu: 'Evet! Onlardan
birisi, idrar sıçrantısına karşı korunmaz, diğeri ise (insanlar arasında) laf
getirip-götürürdü.Peygamber-sallallahu aleyhi ve sellem- sonra yaprağı olmayan
yaş bir hurma dalı isteyerek onu ikiye ayırdı. Bir parçasını birinin üzerine
dikti, diğerini de öbürünün üzerine dikti ve: 'Bu iki dal, yaş kaldıkça o
ikisinden azabın hafifletimesini ümit ederim' buyurdu."
Buhârî
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- bu hadiste, azabın hafifletilmesini, iki hurma
dalının yaş kalmasıyla sınırlı kılmıştır.
Ebu Hureyre'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem- o şöyle buyurmuştur:
((
بَيْنَمَا رَجُلٌ يَتَبَخْتَرُ يَمْشِي فِي بُرْدَيْهِ قَدْ أَعْجَبَتْهُ نَفْسُهُ
فَخَسَفَ اللَّهُ بِهِ الْأَرْضَ فَهُوَ يَتَجَلْجَلُ فِيهَا إِلَى يَوْمِ
الْقِيَامَةِ )) [ رواه مسلم ]
“Vaktiyle kendini beğenmiş bir adam güzel elbisesini giymiş, çalım satarak
yürüyordu. Allah Teâlâ onu yerin dibine geçiriverdi. O şahıs kıyâmete kadar
debelenerek yerin dibini boylamaya devam edecektir.”
[2]
Berâ b. Âzib'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, o şöyle
demiştir:
((
خَرَجْنَا مَعَ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم فِي جِنَازَةِ رَجُلٍ مِنْ
الْأَنْصَارِ فَانْتَهَيْنَا إِلَى الْقَبْر وَلَمَّا يُلْحَدْ فَجَلَسَ رَسُولُ
اللَّهِ صلى الله عليه وسلم وَجَلَسْنَا حَوْلَهُ، وَكَأَنَّ عَلَى رُءُوسِنَا
الطَّيْرَ، وَفِي يَدِهِ عُودٌ يَنْكُتُ فِي الْأَرْضِ، فَرَفَعَ رَأْسَهُ فَقَالَ:
اسْتَعِيذُوا بِاللَّهِ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ، -مَرَّتَيْنِ أَوْ ثَلاَثًا- ثُمَّ
قَالَ: إِنَّ الْعَبْدَ الْمُؤْمِنَ إِذَا كَانَ فِي انْقِطَاعٍ مِنْ الدُّنْيَا
وَإِقْبَالٍ مِنْ الْآخِرَةِ نَزَلَ إِلَيْهِ مَلاَئِكَةٌ مِنْ السَّمَاءِ بِيضُ
الْوُجُوهِ،كَأَنَّ وُجُوهَهُمْ الشَّمْسُ، مَعَهُمْ كَفَنٌ مِنْ أَكْفَانِ
الْجَنَّةِ، وَحَنُوطٌ مِنْ حَنُوطِ الْجَنَّةِ،حَتَّى يَجْلِسُوا مِنْهُ مَدَّ
الْبَصَرِ،ثُمَّ يَجِيءُ مَلَكُ الْمَوْتِ
u
حَتَّى يَجْلِسَ عِنْدَ رَأْسِهِ فَيَقُولُ: أَيَّتُهَا النَّفْسُ الطَّيِّبَةُ!
اخْرُجِي إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ اللَّهِ وَرِضْوَانٍ. قَالَ: فَتَخْرُجُ
تَسِيلُ،كَمَا تَسِيلُ الْقَطْرَةُ مِنْ فِي السِّقَاءِ فَيَأْخُذُهَا، فَإِذَا
أَخَذَهَا لَمْ يَدَعُوهَا فِي يَدِهِ طَرْفَةَ عَيْنٍ حَتَّى يَأْخُذُوهَا،
فَيَجْعَلُوهَا فِي ذَلِكَ الْكَفَنِ، وَفِي ذَلِكَ الْحَنُوطِ، وَيَخْرُجُ مِنْهَا
كَأَطْيَبِ نَفْحَةِ مِسْكٍ وُجِدَتْ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ، قَالَ: فَيَصْعَدُونَ
بِهَا فَلاَ يَمُرُّونَ يَعْنِي بِهَا عَلَى مَلإٍَ مِنْ الْمَلاَئِكَةِ إِلاَّ
قَالُوا: مَا هَذَا الرُّوحُ الطَّيِّبُ؟ فَيَقُولُونَ: فُلاَنُ بْنُ فُلاَنٍ
بِأَحْسَنِ أَسْمَائِهِ الَّتِي كَانُوا يُسَمُّونَهُ بِهَا فِي الدُّنْيَا حَتَّى
يَنْتَهُوا بِهَا إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا، فَيَسْتَفْتِحُونَ لَهُ فَيُفْتَحُ
لَهُمْ فَيُشَيِّعُهُ مِنْ كُلِّ سَمَاءٍ مُقَرَّبُوهَا إِلَى السَّمَاءِ الَّتِي
تَلِيهَا حَتَّى يُنْتَهَى بِهِ إِلَى السَّمَاءِ السَّابِعَةِ، فَيَقُولُ اللَّهُ
عَزَّ وَجَلَّ: اكْتُبُوا كِتَابَ عَبْدِي فِي عِلِّيِّينَ، وَأَعِيدُوهُ إِلَى
الْأَرْضِ، فَإِنِّي مِنْهَا خَلَقْتُهُمْ، وَفِيهَا أُعِيدُهُمْ، وَمِنْهَا
أُخْرِجُهُمْ تَارَةً أُخْرَى،قَالَ: فَتُعَادُ رُوحُهُ فِي جَسَدِهِ، فَيَأْتِيهِ
مَلَكَانِ فَيُجْلِسَانِهِ فَيَقُولاَنِ لَهُ: مَنْ رَبُّكَ ؟ فَيَقُولُ: رَبِّيَ
اللَّهُ، فَيَقُولاَنِ لَهُ: مَا دِينُكَ ؟ فَيَقُولُ: دِينِيَ الْإِسْلاَمُ،
فَيَقُولاَنِ لَهُ: مَا هَذَا الرَّجُلُ الَّذِي بُعِثَ فِيكُمْ ؟ فَيَقُولُ: هُوَ
رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ، فَيَقُولاَنِ لَهُ: وَمَا عِلْمُكَ ؟
فَيَقُولُ: قَرَأْتُ كِتَابَ اللَّهِ، فَآمَنْتُ بِهِ، وَصَدَّقْتُ، فَيُنَادِي
مُنَادٍ فِي السَّمَاءِ أَنْ صَدَقَ عَبْدِي،فَأَفْرِشُوهُ مِنْ الْجَنَّةِ،
وَأَلْبِسُوهُ مِنْ الْجَنَّةِ، وَافْتَحُوا لَهُ بَابًا إِلَى الْجَنَّةِ، قَالَ:
فَيَأْتِيهِ مِنْ رَوْحِهَا، وَطِيبِهَا، وَيُفْسَحُ لَهُ فِي قَبْرِهِ مَدَّ
بَصَرِهِ، قَالَ: وَيَأْتِيهِ رَجُلٌ حَسَنُ الْوَجْهِ،حَسَنُ الثِّيَابِ، طَيِّبُ
الرِّيحِ، فَيَقُولُ: أَبْشِرْ بِالَّذِي يَسُرُّكَ! هَذَا يَوْمُكَ الَّذِي كُنْتَ
تُوعَدُ،فَيَقُولُ لَهُ: مَنْ أَنْتَ؟ فَوَجْهُكَ الْوَجْهُ يَجِيءُ بِالْخَيْرِ،
فَيَقُولُ: أَنَا عَمَلُكَ الصَّالِحُ، فَيَقُولُ: رَبِّ أَقِمْ السَّاعَةَ حَتَّى
أَرْجِعَ إِلَى أَهْلِي، وَمَالِي، قَالَ: وَإِنَّ الْعَبْدَ الْكَافِرَ إِذَا
كَانَ فِي انْقِطَاعٍ مِنْ الدُّنْيَا، وَإِقْبَالٍ مِنْ الْآخِرَةِ، نَزَلَ
إِلَيْهِ مِنْ السَّمَاءِ مَلاَئِكَةٌ سُودُ الْوُجُوهِ مَعَهُمْ الْمُسُوحُ،
فَيَجْلِسُونَ مِنْهُ مَدَّ الْبَصَرِ، ثُمَّ يَجِيءُ مَلَكُ الْمَوْتِ حَتَّى
يَجْلِسَ عِنْدَ رَأْسِهِ فَيَقُولُ: أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْخَبِيثَةُ! اخْرُجِي
إِلَى سَخَطٍ مِنْ اللَّهِ، وَغَضَبٍ، قَالَ: فَتُفَرَّقُ فِي
جَسَدِهِ،فَيَنْتَزِعُهَا كَمَا يُنْتَزَعُ السَّفُّودُ مِنْ الصُّوفِ
الْمَبْلُولِ، فَيَأْخُذُهَا فَإِذَا أَخَذَهَا لَمْ يَدَعُوهَا فِي يَدِهِ
طَرْفَةَ عَيْنٍ حَتَّى يَجْعَلُوهَا فِي تِلْكَ الْمُسُوحِ، وَيَخْرُجُ مِنْهَا
كَأَنْتَنِ رِيحِ جِيفَةٍ وُجِدَتْ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ، فَيَصْعَدُونَ بِهَا
فَلاَ يَمُرُّونَ بِهَا عَلَى مَلإٍَ مِنْ الْمَلاَئِكَةِ إِلاَّ قَالُوا: مَا
هَذَا الرُّوحُ الْخَبِيثُ؟ فَيَقُولُونَ: فُلاَنُ بْنُ فُلاَنٍ بِأَقْبَحِ
أَسْمَائِهِ الَّتِي كَانَ يُسَمَّى بِهَا فِي الدُّنْيَا حَتَّى يُنْتَهَى بِهِ
إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا، فَيُسْتَفْتَحُ
لَهُ فَلاَ يُفْتَحُ لَهُ، ثُمَّ قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ
صلى
الله عليه وسلم :
( لا تُفَتَّحُ لَهُمْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ وَلا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى
يَلِجَ الْجَمَلُ فِي سَمِّ الْخِيَاطِ وَكَذَلِكَ نَجْزِي الْمُجْرِمِينَ)
فَيَقُولُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ: اكْتُبُوا كِتَابَهُ فِي سِجِّينٍ فِي الْأَرْضِ
السُّفْلَى، فَتُطْرَحُ رُوحُهُ طَرْحًا،ثُمَّ قَرَأَ:
( وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَكَأَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَاءِ فَتَخْطَفُهُ
الطَّيْرُ أَوْ تَهْوِي بِهِ الرِّيحُ فِي مَكَانٍ سَحِيقٍ)
فَتُعَادُ رُوحُهُ فِي جَسَدِهِ، وَيَأْتِيهِ مَلَكَانِ فَيُجْلِسَانِهِ
فَيَقُولاَنِ لَهُ: مَنْ رَبُّكَ ؟ فَيَقُولُ: هَاهْ! هَاهْ! لاَ أَدْرِي،
فَيَقُولاَنِ لَهُ :مَا دِينُكَ ؟ فَيَقُولُ: هَاهْ! هَاهْ! لاَ أَدْرِي،
فَيَقُولاَنِ لَهُ: مَا هَذَا الرَّجُلُ الَّذِي بُعِثَ فِيكُمْ ؟ فَيَقُولُ:هَاهْ!
هَاهْ! لاَ أَدْرِي، فَيُنَادِي مُنَادٍ مِنْ السَّمَاءِ أَنْ كَذَبَ،فَافْرِشُوا
لَهُ مِنْ النَّارِ، وَافْتَحُوا لَهُ بَابًا إِلَى النَّارِ، فَيَأْتِيهِ مِنْ
حَرِّهَا، وَسَمُومِهَا، وَيُضَيَّقُ عَلَيْهِ قَبْرُهُ حَتَّى تَخْتَلِفَ فِيهِ
أَضْلاَعُهُ، وَيَأْتِيهِ رَجُلٌ قَبِيحُ الْوَجْهِ، قَبِيحُ الثِّيَابِ، مُنْتِنُ
الرِّيحِ، فَيَقُولُ: أَبْشِرْ بِالَّذِي يَسُوءُكَ! هَذَا يَوْمُكَ الَّذِي كُنْتَ
تُوعَدُ! فَيَقُولُ: مَنْ أَنْتَ؟ فَوَجْهُكَ الْوَجْهُ يَجِيءُ بِالشَّرِّ،
فَيَقُولُ: أَنَا عَمَلُكَ الْخَبِيثُ، فَيَقُولُ: رَبِّ لاَ تُقِمِ السَّاعَةَ ))
[ رواه أحمد ]
"Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte Ensar'dan bir adamın cenâzesini
defnetmek için çıktık, kabre geldiğimizde kabir henüz kazılmamıştı. Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem- oturunca, biz de onun meclisine saygıdan dolayı
sanki başımızda kuş duruyormuşçasına hepimiz hareketsiz bir şekilde onun
etrafında oturduk. Elinde bir çubuk vardı ve düşünceli bir şekilde çubuğun bir
ucuyla yeri eşeliyordu.Başına kaldırdı ve -iki veya üç defa-: 'Kabir azabından
Allah'a sığının, buyurdu. Sonra şöyle buyurdu:
Mümin kul, dünyadan ayrılmak ve âhirete yönelmek üzere olduğu zaman ona gökten
yüzleri sanki güneş gibi olan beyaz yüzlü melekler iner.Yanlarında cennet
kefenlerinden ve kokularından vardır. Onun görebileceği yere otururlar. Sonra
ölüm meleği gelir, baş tarafına oturur ve şöyle der:Ey güzel ruh, çık ve
Rabbinin mağfiretine ve rızâsına gel.Bunun üzerine o ruh, tulumun ağzından
damlayan bir damla gibi çıkar ve ölüm meleği onu alır.Ölüm meleği, mü'min kulun
ruhunu aldığında, melekler onu göz açıp kapayacak kadar ölüm meleğinin elinde
bırakmazlar.Onu ölüm meleğinin elinden alırlar ve bu kefene koyarlar.O ruhtan,
yeryüzünde bulunan en güzel mis kokusu gibi bir koku çıkar.Onu melekler
arasından geçirirken: Bu güzel ruh nedir? derler.Dünyadaki en güzel isimlerini
söyleyerek: 'Falan oğlu falandır' derler. Dünya semâsına ulaşıncaya kadar
çıkarırlar. Melekler onun için kapının açılmasını isterler. Onlara kapı açılır.
Bunun üzerine yedinci semâya ulaşıncaya kadar her semâda bulunan Allah'a yakın
melekler o ruha eşlik ederler.Nihâyet Allah -azze ve celle- şöyle buyurur:
'Kulumun amel defterini, İlliyyîn'e yazın ve ruhunu yeryüzüne geri
gönderin.Çünkü ben, onları ondan (topraktan) yarattım ve yine ona
döndüreceğim.Bir defa daha onları (hesaba çekmek üzere) topraktan çıkaracağım.'
Bunun üzerine mü'min kulun ruhu bedenine iâde edilir. Ardından iki melek yanına
gelip onu oturturlar ve:
Rabbin kimdir? derler.
Mü'min kul:
Rabbim Allah'tır, der.
Onlar:
Dinin nedir? derler.
Mümin
kul:Dinim İslâm'dır, der.
Onlar: Size
gönderilen adam hakkında ne dersin?
derler.
Mümin
kul: O
Allah'ın elçisidir, der.
Onlar: Sana bunları bildiren nedir? derler.
Mümin
kul: Allah'ın kitabını okudum, ona inandım ve onu tasdik ettim, der.
Bunun
üzerine semâdan bir ses gelir: Kulum doğru söyledi. Cennet'ten
bir yer döşeyin (makamını hazırlayın),onu
cennet
elbiselerinden giydirin
ve
ona
cennetten
bir kapı açın,
der.Bunun
üzerine ona
cennetin
esintisinden ve güzel kokusundan kokular gelir, gözünün görebileceği yere kadar
kabri genişletilir. Sonra ona, güzel yüzlü, güzel elbiseli ve güzel kokular
içerisinde olan birisi gelir ve seni mutlu edecek şeyle sevin.Bugün sana va'd
olunan gündür, der.Bunun üzerine o: Sen kimsin? Senin o hayırlı yüzün
nedir,der.O: Ben, senin sâlih amelinim der.Bunu işitince,Yâ Rabbi! Kıyâmeti
çabuk kopar ki, âileme ve malıma kavuşayım, der.
Kâfir kul, dünyadan ayrılmak ve âhirete yönelmek üzere olduğu zaman, yanlarında
kaba ve sert elbise olan siyah yüzlü melekler gelir ve onun görebileceği bir
yerde otururlar.Sonra ölüm meleği onun yanına gelip başucunda oturur ve ona: Ey
çirkin ruh, haydi çık! Allah'ın öfkesine ve gazabına gel! der.Bunun üzerine ruhu
bedenine dağılır ve ıslak yüne dolaşan pıtrağın[3]
yünden çekilip çıkarıldığı gibi, ölüm meleği onun ruhunu bedeninden çekip alır
(ruhu bedeninden güçlükle ayrılır).Ölüm meleği ruhunu alınca da, melekler onu
göz açıp kapayacak kadar ölüm meleğinin elinde bırakmazlar.Onu ölüm meleğinin
elinden alırlar ve kaba ve sert elbisenin içine koyarlar. Ondan yeryüzünde
bulunan en pis leş kokusu gibi bir koku çıkar.Onu semâya yükseltirler.Her semâda
bulunan meleklerin yanından geçerken onlar: "Bu pis ruh kimindir? derler.
Melekler, dünyadaki en kötü ismini söyleyerek:"Falan oğlu falandır, derler.Dünya
semâsına gelince, onun için semânın kapılarının açılmasını isterler, fakat ona
kapılar açılmaz.Sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu âyeti
okudu:"(Öldükleri zaman) onlar (ın ruhların)a gök kapıları açılmaz ve deve, iğne
deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremezler.Suçluları işte böyle
cezâlandırırız."(A'râf Sûresi: 40)
Allah -azze ve celle- şöyle buyurur: "Onun amel defterini Siccîn'e ( en aşağı
tabakaya) yazın". Sonra onun ruhu, gökten yere fırlatılıp atılır. Sonra
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu âyeti okudu: "Kim Allah'a ortak
koşarsa, sanki o, gökten düşüp de parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış veya
rüzgâr onu uzak bir yere sürükleyip atmış kimse gibidir." (Hac Sûresi:31).
Ardından ruhu bedenine iâde olunur da (Münker ve Nekir adlı) iki melek ona gelip
yanına oturur ve:
Rabbin kimdir? derler.
Kâfir kul: Şey şey, bilmiyorum,der.
Onlar:Dinin nedir? derler.
Kâfir kul: Şey şey, bilmiyorum, der.
Onlar:
Size
gönderilen adam hakkında ne dersin?
derler.
Kâfir kul: Hah…Hah… Bilmiyorum, der.
Bunun üzerine semâdan bir ses:
'Yalan söyledi, ona cehennem'deki yerini hazırlayın ve ona
cehennemden
bir kapı açın'
der.Cehennem
ateşinin sıcağından ve sıcak rüzgârından
gelir ve kaburgaları
birbirine geçecek şekilde
kabri ona daraltılır.Çirkin yüzlü,